Anılar

January 26, 2021

Sene 2006…

Ekim-Kasım ayları, yer Ladik. Samsun ve Amasya sınırları arasında bir yerde kendine yer edinmiş, Akdağ’ın eteklerine kurulmuş, 950 metre rakıma sahip, karasal iklimin hüküm sürdüğü, kışların uzun ve sert, yazların serin ve sobalı geçtiği bu şirin beldenin ta a.. koyayım diyerek başlıyorum sözlerime.

O zamanlar bir efsane vardı, “Türkiye’de Erzurum’dan sonra karın düştüğü ilk yer burasıdır.” diye. İşte o çıkarımı yapan insan ne mübarek insanmış ki karşılaşacağımız şeye karşı aslında baştan bizleri uyarmış, sen çok yaşa güzel insan.

Bizim dönemin ilk senesi, çoğu kişi birbiriyle kaynaşmış, öğrenci nüfusunun yaklaşık %80’i Samsun ve ilçelerinden oluşuyor, ikinci sırada Amasya, sonra belki Ordu / Tokat derken öyle ilerliyor. Yaşlar 14, akranlarımızın çoğu daha annelerinin dizinin dibinden ayrılamıyorken bizler evden ayrılıp dağın başına gelmişiz. Okulumuzun bir geçmişi, itibarı var, Türkiye’nin ilk köy enstitülerinden birisi.

Her gün 8 saat ders var, daha dinlenmeye fırsat kalmadan son dersten 45 dakika sonra 1 saatlik zorunlu etüt başlıyor, bitti mi? Bitmedi. İlk etütten sonra 1 saatlik yemek arası, sonrasında yanlış hatırlamıyorsam 1.5 saat olan zorunlu ikinci etüt. Sanırsın üniversiteye hazırlanan liseliler değiliz de CERN’de higgs bozonunu araştıran bir ekibiz, 100 kişi yapay kara delik filan üreteceğiz, öyle bir yoğunluk. “İçmeden sarhoş oldum” derler ya, tam olarak o kafayı yaşıyoruz, hatta bu günlük birikimin kırılma anı takribi olarak ikinci etütün ortalarında yaşanıyor.

İşte o akşam da böyle bir akşam, ders çalışmak filan hak getire; şampiyonlar ligi maçlarını tartışanlar, kağıttan top yapıp snipercılık yapanlar, telefondan son çıkan symbian oyunlarında takılanlar, bi bağırış çağırış, Hababam Sınıfı’nda bir Coğrafya dersi sahnesi vardı, ortam onun 2006 versiyonu diyeyim de daha iyi anlaşılsın.

İlk etüt katında 1’ler 3’lerle, 2’ler de 4’lerle kalıyor ki alt-üst dönem sürtüşmesi yaşanmasın, 3’lerden biri höt dediğinde susmaktan başka alternatifin yok. Yine de o akşam kimse kimseyi umursamıyordu sanırım, arada bir koridorda yükselen “Susun artık laaaan” narası haricinde bir şey olmuyor.

Artık sesimiz aşağı kata mı ulaştı yoksa rutin bir kontrole mi denk geldi bilmiyorum ama bir anda yurt müdürü koridora daldı ve muhtemelen en çok ses bizden geldiği için bizim sınıfın aşağıya inmesini istedi. Şimdi bu noktada müdürle ilgili ufak bir bilgi verme mecburiyetindeyim. Kendisi okulun da aynı zamanda müdür yardımcısı, o yıl daha 35 yaşında, eski komando olduğu söyleniyor ve 27 yıllık hayatımda canlı olarak gördüğüm en karizmatik insanlardan birisi ki o karizma hissiyatı sadece benim için de geçerli değil, tüm öğrencilerin, hatta bazı öğretmenlerin kendisine karşı korkuyla karışık duyduğu bir saygı söz konusu. Yine de birinci sınıflar olarak bizim balayı dönemimiz olduğu için kimin ne olduğu konusunda net çıkarımlarımız henüz bulunmuyor.

Geri dönelim. Bizim tabii ki neyle karşılaşacağımız hakkında en ufak bir fikrimiz yok, hatta etüt kaynadı diye seviniyoruz. Kimisi yanına ince hırka almış ama çoğu kişide sadece ince kazak veya tişört var, yanlış hatırlamıyorsam ben de sadece ince kazak grubundaydım. Bu detayın önemini birazdan daha iyi anlayacaksınız.

Topluca aşağıya inildi, herkes halen şamata gırgır kafasında takılıyor, birazdan yaşanacakların gerçekleşme ihtimali kimsenin aklının ucundan geçmiyor.

Yurt binasının önünde iki sıra dizildik, zaten ilk şok burada başladı zira bırakın kazağı, hırkası olanlar bile rahmetli Azer Bülbül’e bağlamış durumda, herkes soğuktan titriyor. Müdürümüz başta bir nutuk çekmiş miydi o kısmı tam hatırlayamıyorum ama ilk olarak son sınıflardan bir öğrenciyi başımıza verdi, o öğrenci de sanmayın ki okulun ağır abisi, tam tersine 1.60 boylarında, tombul yanaklı esmer bir abimizdi, Onur’du sanırım adı, kulakları çınlasın. Onun önderliğinde bizim yurt ve ana okul binası arasındaki L şeklindeki yolda koşmamız istendi. İçimizden “heh sıçtık ama buna da şükür” diyerek tempolu bir şekilde koşuya başladık, geometrik açıdan tarif etmek maksatlı L şeklinde diyorum ama aslında kollar eşit uzunlukta sayılır, o ilk kolu geçtikten sonra yurt binasıyla görüş açınız kesiliyor, müdür ilk başta içerideki belletici öğretmen odasına girmişti diye hatırlıyorum. İki tur mu ne attık, herkes dökülmeye başladı çünkü aldığınız solukta nefesiniz kesiliyor, öyle bir soğuk var. Hatta birinin bir anda durup (Emre) kustuğunu hatırlıyorum ki Emre’ye birazdan tekrar geleceğiz.

Şimdi bu başımızdaki zat, Onur abimiz bize dedi ki “Hakan hoca (Müdür) Fenerbahçeli, dönerken Galatasaray tezahüratı yapalım”. Bizimkiler halen işin ciddiyetinde olmadıkları için bu öneriye “Hay hay, yapalım tabii” şeklinde balıklama atladılar. Sonradan anladık ki işte bu tonton yanaklı, ağzına sıçılası insan Onur, aslında bizim ölüm fermanımızı imzalamış, Hakan hocanın fanatik Fenerli olduğunu sonradan öğrendik. L’nin diğer koluna girdik, koşmayı bıraktık yürüyoruz, herkes Galatasaray’la ilgili tezahüratlar yapıyor, hatta belki Fenerbahçe aleyhine bağırılıyor bile olabilir, o kısım net hafızamda değil. Yolu yarıladığımızda herkes daha da bir coştu, koşmayı bıraktık yürüyoruz, sanırsın 10 dakika önce ceza almamışız da Galatasaray Şampiyonlar Ligi’nde yabancı bir takımı eleyip tur atlamış, biz de Ali Sami Yen’den dönüyoruz, öyle anlamsız abartı bir bağırış.

Hakan hoca bina girişinin önüne sandalye atmış, üzerinde mont, kolları dışarıda, büyük bir ciddiyetle bizleri bekliyor. İşte ne olduysa bir saniye içinde oldu, bir anda sandalyeden ok gibi fırlayıp içeri girdi, biz daha ne olduğunu anlamadan av tüfeğiyle üzerimize koşup bağırdı, birkaç saniye önce coşkulu hezeyan yaşayan o kalabalık bir anda kedi yavrusu masumiyetine evrildi, herkesi bir anda korku sardı. Olmayacağını biliyoruz ama bir yandan herkes içinden “Bizi mi vuracak neler oluyor yav” diye olasılık hesaplıyor.

Bu sefer bizi ikili sıra halinde dizdi ama bir yandan emirler yağıyor, önce biraz yürüdük, sonra az önce yukarıda bahsetmiş olduğum talihsiz Emre arkadaşımız kıkırdamak gibi bir gaflete mi düştü yoksa yanındakine bir şey mi dedi artık ne olduysa hoca onun yanına gelerek bir şamar patlattı ve Emre yere kapaklandı, ön sırada olan bizler korkudan dönüp bakamadık bile. Yani öyle bir şamar ki sesi ormanın içinde yankılandı, o ses halen iyonosfer tabakasına yakın bir yerde dolaşıyor olabilir.

O ilk L kolunun diğer kolla bitiştiği yere geldik, tekrar yan yana sıra olduk, önümüzde orman, hoca bir bize bakıyor bir ormana, ‘yoaamına ormana mı gireceğiz acaba ya demek ki hoca tüfeği o yüzden aldı’ diye düşünüyoruz. Dua bilenleri geçtim ateist olanlar bile en azından ortaokuldan akıllarda kalan sübhaneke’yi tersten okuyacak kıvama gelmiş, herkes “bitsin artık bu zulüm, bir daha etütte konuşursam beni davula gerip tokmaklasınlar” diye aklından geçiriyor.

Girmedik…

Zaten yüzlerdeki korkuyu ve şaşkınlığı gören hoca bunun bizlere yeterli olacağını düşünmüş olmalı ki biraz da orada azarladıktan sonra askeri nizamda yurda geri döndük. Hoca bizim uslanacağımızı düşündü de öyle mi oldu dersiniz? ;)

Oldu tabi amk, bir ay kimseden çıt çıkmadı, düne kadar kendinden geçercesine o yolda “LOYLOYLOYLOY GAAASSARAAY” diye bağıran elemanlar etütte en ufak ses çıktığında “La bi susun la” moduna girdi, sıkıyorsa girmesin.

Regards from Room 210



Written by Deniz Parlak